SiteAdi <body> <div id="bb_navbar" style="display: block; position: absolute; width: 100%; top: 0; left: 0; z-index: 999999;"> <iframe src="http://www.blogcu.com/blogbar.php?loc=index&wc_id=4&theme_no=5&email=" width="100%" scrolling="no" height="32" frameborder="0" id="iframe" marginheight="0" marginwidth="0" allowtransparency="yes"></iframe> </div> <br/> <br/> <p>Op deze pagina worden frames gebruikt, maar uw browser ondersteunt geen frames.</p> <style type="text/css"> <!-- #bb_navbar { display:block !important; position:absolute; width: 100%; top: 0; left: 0; z-index:999999; } #bb_navbar #iframe { display: block; } --> </style></body>

burhanın dönem ödevi

5/4/2008 ·

Edebi Akımlar

Dünya Edebiyatında Edebî Akımlar

Klasizm

*  Edebiyatta eski Yunan ve Roma sanatını temel alan tarihselci yaklaşım ve estetik tutumdur. Yeniden doğuş diye adlandırılan Rönesans döneminde gelişmiştir. Bu akımın izleri bir önceki dönemde Rebelais ve Montaigne’de, hatta Aristoteles’tedir. Klasizmin temel öğeleri kendi içinde soyluluk, akılcılık, uyum, açıklık, sınırlılık, evrensellik, idealizm, denge, ölçülülük, güzellik, görkemliliktir. Yani bir eserin klasik sayılabilmesi için bu özellikleri barındırması gerekmektedir. Kısaca klasik bir eser, bir üslubun en yetkin ve en uyumlu ifadesini bulduğu eserdir. Klasizm temellerini Rönesans aristokrasisinden alır. Klasizm bir bakıma aristokrasinin akımıdır.

Romantizm

*  18. yüzyılın sonunda başlar ve 19. yüzyılın ortalarına kadar sürer. Kendisinden önceki klasizme bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Önce ön-romantizm dönemi denilen gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmelerin en önemlisi, halkın beğenisinin klasizmin görkemli, katı, soylu, idealize edilmiş ve yüce anlatım biçiminden, daha yalın ve içten ve doğal anlatım biçimlerine kaymış olmasıydı. Romantizm, klasizmin düzenlilik, uyumluluk, dengelilik, akılcılık ve idealleştirme gibi özelliklerine bir başkaldırı niteliğindedir. Romantizm, doğduğu çağın akılcılığı ve maddeciliğine tepki olarak bireye, öznelliğe, akıl dışılığa, düş gücüne, kişiselliğe, kendiliğindenciliğe ve aşkınlığa, yani sınırları zorlayıp geçmeye önem verir. Tarisel olarak bu dönemde gelişen orta soylu sınıfın, yani burjuvazinin duygu, düşünce ve yaşam tarzını ön plana çıkarır.
       Soyluların zarif sanat biçimlerini yapay ve aşırı incelikli bulan bu yeni sınıf, duygusal açıdan kendisine yakın hissettiği daha gerçekçi sanat biçimlerinden yanaydı. Böylece romantizm gelişme ve yaygınlaşma şansı buldu.
       Romantizmin en önemli habercisi Fransız filozof ve yazar Jean Jacques Rousseau’dur. Ama İngiliz yazarlar William Wordsworth ve Samuel Taylor Coleridge’nin 1790 yılında birlikte yayınladığı Lirik Balatlar adlı eser romantizmin bildirgesi sayılır. Yine İngiltere’de William Blake, Almanya’da Friedrich Hölderlin, Johann Wolfgang von Goethe, Jean Paul, Novalis, Fransa’da Chateaubriand ve Madame de Stael romantizmin ilk temsilcileridir. Victor Hugo, Alphonse de Lamartine, Alfred de Vigny, Nodier, Soumet, Deschamp, Alfred de Musset romantik akımın önemli yazarlarıdır.

Realizm (Gerçekçilik)

*  Bir estetik kavram olarak 19. yüzyıl ortalarında Fransa’da ortaya çıkmıştır. Nasıl ki romantizm klasizme bir başkaldırı niteliğinde ise gerçekçilik yani realizm, hem klasizme hem de romantizme bir başkaldırıdır. Amaç, sanatı klasik ve romantik akımların yapaylığından kurtarmak, çağdaş eserler üretmek ve konularını öncelikle yüksek sınıflar ve temalarla ilgili değil, toplumsal sınıflar ve temalar arasından seçmekti. Realizmin amacı, günlük yaşamın önyargısız, bilimsel bir tutumla incelenmesi ve edebi eserlerin bir bilim adamının klinik bulgularına benzer nesnel bir bakış açısıyla ortaya konmasıdır. Örneğin, realizmin iki güçlü temsilcisi Gustave Flaubert’in Madame Bovary adlı romanı ile Emile Zola’nın Nana adlı romanında cinsellik ve şiddet edebi bir mikroskop altında incelenerek olanca çıplaklığıyla ortaya konulmuştur. Realizm felsefesinin altında güçlü bir felsefi belirlenimcilik yatar. Fransız edebiyatında Flaubert ile Zola’nın yanısıra Honore de Balzac, Stendhal, Rusya’da Lev Tolstoy, Ivan Turgenyev, Fyodor Dostoyevski, İngiltere’de Charles Dickens ve Anthony Trollope, Amerika’da Theodore Dreiser, İrlanda'da James Joyce realizmin önemli temsilcileridir. Realizm, 20. yüzyıl romanının gelişimini de önemli ölçüde etkilemiştir.

Parnasizm

*  Adını, Louis Xavier de Richard ile Catulle Mendes’in hazırlayıp Alphonse Lemerre’in bastığı Le Parnasse Contemporain (Çağdaş Parnasçılık) adlı eserden alır. Klasizm, romantizm ve realizmin bütününe tepkili bir akımdır. 1830’lu yıllarda ortaya çıkmıştır. Temel kuramı "sanat sanat içindir" diye özetlenebilir. Aslında realizmin katı toplumculuğu ve gerçekçiliğine bir karşı çıkıştır. Daha çok şiirde kendini gösterir. Sanatsal biçim ve sanatsal içerik kaygısı ön plandadır. Bu akımın etkisindeki edebi eserlerde ölçülü ve nesnel bir anlatım, teknik kusursuzluk ve kesin betimlemeler kullanılır. Parnas şiir için "biçimciliği amaçlayan" şiir de denebilir. Parnasizm, bir yönüyle kendisinden sonraki doğalcılığa kaynak olmuştur. Zengin bir dil, zengin bir biçim, zengin ve yoğun bir duygusallık işlenir. Theophile Gautier’in şiirlerini, Theodore de Banville, Leconte de Lisle izlemiştir. Parnasizm, edebiyat tarihinde Leconte de Lisle ile özdeşleştirilir.

Doğalcılık (Natüralizm)

*  19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında etkili olmuştur. Doğa bilimlerinin, özellikle de Darwinci doğa anlayışının ilke ve yöntemlerinin edebiyata uyarlanmasıyla gelişmiştir. Edebiyatta gerçekçilik geleneğini daha da ileri götüren doğalcılar, gerçekleri ahlaksal yargılardan, seçici bir bakıştan uzak bir tutum ve tam bir bağlılıkla anlatmayı amaçlar. Doğalcılık, bilimsel belirlenimciliği benimsemesiyle gerçekçilikten ayrılır. Doğalcı yazarlar, insanı ahlaksal ve akılsal nitelikleriyle değil, rastlantısal ve fizyolojik özellileriyle ele alır. Doğalcı yaklaşıma göre, çevrenin ve kalıtımın ürünü olan bireyler, dıştan gelen toplumsal ve ekonomik baskılar altında ezilir, içten gelen güçlü içgüdüsel dürtülerle davranırlar. Yazgılarını belirleyebilme gücünden yoksun oldukları için yaptıklarından sorumlu değillerdir.
       Doğalcılığın kuramsal temelini Hippolyte Taine’in Historei de la Litterature Anglaise (İngiliz edebiyatı tarihi) adlı eseri oluşturur. İlk doğalcı roman Goncourt Kardeşler’in bir hizmetçi kızın yaşamını konu alan Germinie Lacarteux adlı yapıtıdır. Ama Emile Zola’nın Le Roman Experimental (Deneysel Roman) adlı eseri akımın edebi bildirgesi sayılır. Zola’nın yanısıra Guy de Maupassant, J. K. Huysmans, Leon Hennique, Henry Ceard, Paul Alexis, Alphonse Daudet
doğalcı eserler veren yazarlardır.

Sembolizm (Simgecilik)

*  19. yüzyılın sonlarında Fransa’da ortaya çıkmış ve 20. yüzyıl edebiyatını önemli ölçüde etkilemiştir. Bireyin duygusal yaşantısını dolaysız bir anlatım yerine simgelerle yüklü ve örtük bir dille anlatmayı amaçlar. Simgecilik, geleneksel Fransız şiirini hem teknik hem de tema açısından belirleyen katı kurallara bir tepki olarak başladı. Simgeciler, şiiri açıklayıcı işlevinden ve kalıplaşmış bir hitabetten kurtarmayı, şiirle insanın yaşantısındaki anlık ve geçici duyguları betimlemeyi amaçladı. Simgeciler, dile getirilmesi güç sezgi ve izlenimleri canlandırmaya, şairin ruhsal durumunu ve gerçekliğin belirsiz ve karmaşık birliğini dolaylı biçimde yansıtacak özgür ve kişisel eğretileme ve imgeler aracılığıyla varoluşun gizemini aktarmaya çalıştılar.
       Simgeci şiirin başlıca temsilcileri Charles Baudelaire’nin şiir ve görüşlerinden fazlaca etkilenen Fransız Stephane Mallarme, Paul Verlaine, Arthur Rimbaud’dur. Sembolik yazarlar arasında Jules Laforgue, Henry de Regnier, Rene Ghil, Gustave Kahn, Belçikalı Emile Verhaeren, ABD’li Stuart Merrill, Francis Viele Griffin yer alır.

İdealizm

*  Dünyayı ve varoluşu bilinç ve düşünceye öncelik vererek açıklama öğretisinin temel olduğu felsefi akımın edebiyattaki uzantısıdır. İdealist felsefenin tüm özellikleri edebi eserlerde de görülür. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. Bireyci dünya görüşü ve simgecilik akımına bir tepki olarak doğmuştur. Çağcıl yaşamın artık makineleşen toplumları ve alabildiğine serpilip gelişen kentleriyle bireyi topluluk içinde yaşamaya zorladığını vurgulayan idealizm, bir arada yaşamanın yarattığı ortak kanı ve duyguları dile getirmeyi amaçlamaktadır.
       Topluluk bilincini ve bu bilince göre bireyin varoluşunu, yaşamı belli belirsiz yönlendiren kimi tinsel gerçekleri betimlemeyi ön planda tutar. En büyük temsilcisi Fransız yazar Jules Romains’tir. Bu akımın temelleri, Romains’le Chenneviere’nin yazdığı Petit Traite de Versification (Şiir üzerine küçük inceleme) ve Georges Duhamel’le Charles Vildrac’ın kaleme aldığı Notes su la Technique Poetique (Şiir tekniği üzerine notlar) adlı eserlerde ortaya konulmuştur.

Gelecekçilik (Fütürizm)

*  20. yüzyılın başlarında İtalya’da ortaya çıkmıştır. Edebiyatta devrim ve dinamizmi vurgulayan akım olarak değerlendirilir. İtalyan şair, romancı, oyun yazarı ve yayın yönetmeni Filippo Tommaso Marinetti’nin 1909’de Paris’te Le Figaro gazetesinde yayınladığı bildiri gelecekçiliğin manifestosu oldu. Bildiride, "Bizler müzeleri, kütüphaneleri yerle bir edip ahlakçılık, feminizm ve bütün yararcı korkaklıklarla savaşacağız" deniyordu. Bu geçmişin bütünüyle reddi demekti. Aynı bildiride, "Biz dünyadaki gerçekten sağlıklı tek şeyi, yani savaşa ve ölüme götüren güzel düşünceleri yüceltiyoruz" sözleri, siyasal alanda o dönemde gelişen faşizmden yana bir tavrın da açık göstergesiydi.
       Gelecekçiliğin kurucusu Marinetti, Avrupa’da birçok yazarı etkiledi. Rusya’da Velemir Hlebinikov ve Mayakovski gelecekçiliğe yöneldi. Rus gelecekçiler kendi bildirgelerini yayınladı. Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski reddedildi. Şiirde sokak dilinin kullanılması istendi. 1917 Ekim devriminden sonra da gelecekçi akım güçlendi. Mayakovski’nin ölümüne kadar etkisini sürdürdü. İtalya’daki gelecekçiler ilk şiir antolojisini 1912’de yayınladı. Gelecekçilik faşizm ile özdeşleşti. Ve 1920’lerin ortalarına doğru etkisini yitirdi. Eserlerinde mantıklı cümleler kurmayı reddeden gelecekçilerin parolası, "sozcüklere özgürlük"tü. Ezra Pound, D. H. Lawrence ve Giovanni Papini bu akımdan etkilenen yazarlardır.

Dadaizm

* Jean Arp, Richard Hülsenbeck, Tristan Tzara, Marcel Janco ve Emmy Hennings’in aralarında bulunduğu bir grup genç sanatçı ve savaş karşıtı 1916 yılında Zürih’te Hugo Ball’in açtığı cafe’de toplandı. Fransızca’da oyuncak tahta at anlamına gelen "Dada" akımın ismi olarak seçildi. Bildirisi de burada açıklandı. Bu akım, dünyanın, insanların yıkılışından umutsuzluğa düşmüş, hiçbir şeyin sağlam ve sürekli olduğuna inanmayan bir felsefi yapıdan etkilenir. 1. Dünya Savaşı’nın ardından gelen boğuntu ve dengesizliğin akımıdır. Dada’cı yazarlar, Kamuoyunu şaşkınlığa düşürmek ve sarsmak istiyorlardı. Yapıtlarında alışılmış estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini vurguluyorlardı.
       Toplumda yerleşmiş anlam ve düzen kavramlarına karşı çıkarak dil ve biçimde yeni deneylere giriştiler. Çıkardıkları çok sayıda derginin içinde en önemlisi 1919-1924 arasında yayınlanan ve Andre Breton, Louis Aragon, Philippe Soupauld, Paul Eluard ile Georges Ribemont-Dessaignes’in yazılarının yer aldığı Litterature'dü. Dadacılık 1922 sonrasında etkinliğini yitirmeye başladı. Dadacılar gerçeküstücülüğe yöneldi.

Gerçeküstücülük (Sürrealizm)

  Avrupa’da bir ve 2’nci dünya savaşları arasında gelişti. Bu akım temelini, akılcılığı yadsıyan ve karşı-sanat için çalışan ilk dadacıların eserlerinden alır. 1924’te "Manifeste du Surrealisme"i (Gerçeküstülük bildirgesi) hazırlayan şair Andre Breton’a göre gerçeküstücülük, bilinç ile bilinç dışını birleştiren bir yoldur. Ve bu bütünleşme içinde düşsel dünya ile gerçek yaşam "mutlak gerçek" ya da "gerçeküstü" anlamda iç içe geçiyordu. Sigmund Freud’un kuramlarından etkilenin Breton için, bilinçdışı, düş gücünün temel kaynağı, deha ise bu bilinçdışı dünyasına girebilme yeteneği idi.
       Breton’un yanısıra Louis Aragon, Benjamen Peret, otomatik yazı yöntemleri üzerinde deneyler yaptılar. Kendi deyimleriyle, "gerçeküstü dünyanın düşsel imgelerini geliştirmeye" başladılar. Bu şairlerin dizelerindeki sözcükler, mantıksal bir sıra izlemek yerine bilinçdışı psikolojik süreçlerle bir araya geldiği için insanı irkiltiyordu. Gerçeküstücülük, yöntemli bir araştırma ile deneyi ön planda tutuyor, insanın kendi kendisini irdeleyip çözümlemesinde sanatın yol gösterici bir araç olduğunu vurguluyordu.
       1925’ten sonra gerçeküstücüler dağılmaya, başka akımlara yönelmeye başladı. Ama resimden, sinemaya, tiyatroya kadar bir çok sanat dalını derinden etkiledi. Andre Breton’un yanısıra P. J. Jouve, Pierre Reverdy, Robert Desnos, Louis Aragon, Paul Eluard, Antonin Arnaud, Raymond Queneau, Philippe Soupault, Arthur Cravan, Rene Char gerçeküstücülük akımının önemli isimleridir.

Harfçilik (Letrizm)

*  Öncülüğünü Romen asıllı şair Isidore Isou'nun yaptığı, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan bir akımdır. Şiirde en küçük birim olarak sözcükleri değil harfleri temel alır. Bu yolla da yeni bir şiir ve yeni bir müzik yazmayı amaçlayan bir karşı-akım niteliğindedir. Isou’ya göre, "harf olmayan ya da harf olmayacak hiç bir şey tinsel olarak da var olamaz." Harfçilik, edebiyatın yanısıra sinemayı, dansı, müziği ve resmi de etkilemiştir. Çıkış noktaları, "sesleri, sözcükleri, imgeleri aynı anda topluca bir araya getirecek yeni anlatım yollarının araştırılması"dır. Francois Dufrene, Maurice Lemaitre gibi şairler bu akımın önemli isimleridir.

Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm)

*  Yirminci yüzyılın ilk yarısının sonlarına doğru Fransa’da ortaya çıktı. Öncelikle bir felsefi akımdır. En önemli temsilcileri Martin Heidegger, Karl Jaspers, Jean-Paul Sartre, Gabriel Marcel ve Maurice Merleau-Ponty olmuştur. Felsefi bakımdan temelleri ise bunlardan önce Nietzsche, Kierkegaard ve Husserl gibi düşünürler tarafından atılmıştır. Varoluşçuluk 4 temel fikri savunur:
       1. Varoluş her zaman tek ve bireyseldir. Bu görüş bilinç, tin, us ve düşünceye öncelik veren idealizm biçimlerinin karşıtıdır.
       2. Varoluş, öncelikle varoluş sorununu içinde taşır ve dolayısıyla varlık'ın anlamının araştırılmasını da içerir.
       3. Varoluş insanın içinden bir tanesini seçebileceği bir olanaklar bütünüdür. Bu görüş her türlü gerekirciliğin karşıtıdır.
       4. İnsanın önündeki olanaklar bütünü öteki insanlarla ve nesnelerle ilişkilerinden oluştuğundan varoluş her zaman bir "dünyada var olma"dır. Bir başka deyişle insan her zaman seçimini sınırlayan ve koşullandıran somut tarihsel bir durum içindedir.
       Varoluşçuluğun etkileri çağdaş kültürün çeşitli alanlarında görüldü. Kierkegaard’ı izleyen Franz Kafka, Das Schools, Şato, Der Prozess, Dava adlı eserlerinde insanın varoluşunu bir türlü ulaşamadığı istikrarlı, güvenli ve parlak bir gerçeklik arayışı olarak betimledi. Çağdaş varoluşçuluğun özgün temaları, Sartre’ın oyunları ve romanlarında, Simone de Beauvoir’in yapıtlarında, Albert Camus’nün roman ve oyunlarında, özellikle de L’Homme Revolte (Başkaldıran İnsan) adlı denemesinde işlendi.

Kişiselcilik

*  Kişiselcilik, soyut düşüncülükle özdekçiliğin karşısına tinsel gerçekliği, sözü geçen iki bakış açısının da parçalara böldüğü birliği yeniden yaratacak sürekli çabayı koyar. Kişiselcilik, Descartes'in "Düşünüyorum öyleyse varım" (Cogito ergo sum) geleneği içinde yer alır. Kişiselciliğin ana yapısı şöyle özetlenebilir: Kişilik, bilinç, kendi yargısını özgürce belirleme, amaçlara yönelme, zamanın akışına karşı öz kimliğini sürdürme ve değerlere bağlanma gibi temel özellikleri nedeniyle, bütün gerçekliğin dokusunu oluşturur.
       Felsefi yönden Gottfried Wilhelm Leibniz bu akımın kurucusu, George Berkeley de başlıca kaynaklarından biri olarak kabul edilir. Edebiyatta en önemli savunucusu Emmanuel Mounier’dir.

 

4/6/2007 ·

AŞKA DAVET...

şiir üzerine..

 

AŞKA DAVET.....

 

Mecnunu kıskandıracak
Leyla'yı ağlatacak
Çılgınca çoşacak
Taşacak
Aşka davet ediyorum..

 

Sevdikçe çoğalacak
Dibine vurmayacak
Özümü özüne katacak
Benden bir ben daha doğacak
Aşka davet ediyorum...

 

Gözlerin hiç ağlamayacak
Dudakların gülmeye doyacak
Senden bir sen daha olacak
Tüm sevenleri çatlatacak
Aşka davet ediyorum...

4/6/2007 ·

ASİL ATALARIM...

şiir üzerine.

 

Asil Atalarım..

 

Ben Osmanlının torunuyum
Mazluma kol kanat geren
Zalime şekil veren
Avrupa'ya medeniyet götüren
Aç milletleri doyuran
Osmanlının torunuyum..

 

Osman-Orhan Gazi- Beyazıt
Fatih Sultan Mehmet- Yavuz Sultan Selim
Kanuni Sultan Süleyman
Barbaros- Sokullu'nun torunuyum.
En çaresiz zamanda
Kahpece oyunlarla
Topraklarım işgal edildiğinde
Bir ışık olup doğan
Atatürk'ün torunuyum.


Asil Atalarım...
Asil Genlerim...

 

Ey! kendini medeni sayan medeniyetsizler
Ey! kendini demokrasi havarisi sanan medeniyetsizler
Ey! şiddete, kana, işkenceye, tecavüze
Doymayan vampirler.

Siz hakları halklara teslim ediyor musunuz?
Siz mazluma kol kanat geriyor musunuz?
Yaptıklarınız tarihe kara bir leke olarak düşecektir
Bana soykırımcı diyen bre gafiller
Ne çabuk unuttunuz
Kızılderilileri, Cezayir'i, Yogoslavya'yı,
Sudan'ı, Afrika'yı
Ezdiğiniz bütün mazlum milletleri.


Asil Atalarım..
Asil Genlerim..

 

Ne doğru ata sözü; gavurdan dost olmazmış
Ne kadar uğraşılsa, kalbura su dolmazmış
Türk atasıyla övünmeli
Türk genleriyle övünmeli
Benim övünç kaynağım
En asil Millet Türk Milletidir
Siz rahat uyuyun
Birgün tarih tekerrür edecektir
Türkler dünyaya örnek olacaktır.


Asil Atalarım..
Asil Genlerim..

           SELİM  ÖZBEY

rtg

15/4/2007 ·

Gururlanma insanoğlu

Ölmemeye çare mi var

Hazan görmüş bir gül gibi

Solmamaya çare mi var..

 

Hayat denen dolap döner

Bütün mahluk olan biner

Yağı biten kandil söner

Sönmemeye çare mi var…

 

Hiç aldanma mala mülke

Gitmez isen doğru yola

Tatlı canın Azrail’e

Vermemeye çare mi var…

 

Hiç güvenme can dostuna

Uçuşurlar mal kastına

Çıkıp teneşir üstüne

Yatmamaya çare mi var…

 

Düşünmezsin hiç ölmeyi

Terk etmezsin hiç gülmeyi

Yakası yok ak gömleği

Giymemeye çare mi var…

 

Nerde ecdat nerde ata

Hakk’a karşı yapma hata

Tabut denen ağaç ata

Binmemeye çare mi var…

 

Daim yürür Hak izinde

Hakk’ı söyler her sözünde

Dört kişinin omuzunda

Gitmemeye çare mi var…

 

Kalkacaktır gözden perde

Göreceksin yarın nerde

Ev kazılmış kara yerde

Yatmamaya çare mi var…

 

Münker Nekir gelecektir

Rabbin kimdir diyecektir

Mümin cevap verecektir

Vermemeye çare mi var..

 

aşk

28/2/2007 ·

 

 

OLMASA MEKTUBUN

Olmasa mektubun,
Yazdıkların olmasa
Kim inanırdı
Senle ayrıldığımıza.

Sanma unutulur,
Kalp ağrısı zamanla
Her şeyi unutarak
Yaşanır sanma.

Neydi bir arada tutan şey ikimizi
Birleştiren neydi ellerimizi
Bırak bana anlatma imkansız sevgimizi
Sevmek birçok şeyi göze almaktır.

Baksana geçmişe,
Ne çok anıyla yüklü
Nerde o taverna,
Nerde sinema

Harcanmış zamanla
Yeniden yaşanmaz ki;
Geç kaldıktan sonra
Arama boşa!

SEVGİ

21/1/2007 ·

10/1/2007 ·

KANÂAT

 

Kanâat, taksime razı olup, kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile iktifâ edip, haramı istememek. Az da olsa kısmetine râzı olmaktır.

Kanâat mutlakâ az ile iktifâ edip, tembellik içinde yaşamak da değildir. Kanâat, hırslı hareketten kaçınmak, başkalarının nimetlerine göz dikmeyip, hakkına razı olmak ve gönül huzûru ile yaşamaktır. Bir çok hırsızlıklar ve cinâyetler kanâatsizliğin netîcesidir.Allahü Teâlâ, insanlara dünya ve âhirette hayır getirecek şeyleri emretmiştir. Bir mü’min için en kâmil vasıflardan biri de, kanâattir. İnsan, hırsı atıp kanâati alırsa, şerefli bir zafer kazanmış olur. Zîrâ nefs orduları hırs denilen silahla, kalbi mağlup ve perîşan eder. İnsan da ona kanâat silahıyla karşı koymalıdır.Hz. Allah (c.c.) buyurdu ki meâlen: “Kaybettiğiniz şeylere üzülmeyesiniz, size verdikleri (nimetler) ile de şımarmayasınız. Muhakkak Allah (c.c.) çok övünen, çok gururlanan hiç kimseyi sevmez.” (Sûre-i Hadid 23)

Peygamberimiz Efendimiz (s.a.v.) ise şöyle buyurur: “İslâm yoluna hidâyet edilen ve ihtiyâcına yetecek kadar rızık verilip de ona kanâat gösterene müjdeler olsun.” (İbn-i Mâce 2/1386)

Cenâb-ı Hakk’ın taksim etmiş olduğu rızka râzı olup, kısmetinden fazlasına göz dikmemek lâzımdır.

Ancak îmân, hidâyet, ilim, mâneviyât ve insanların irşadı gibi husûslarda harîs olmak, güzel bir haslettir. Nitekim peygamberimiz ve onun vârisleri bu husûslarda son derece harîstirler. Mevlâmız, Peygamber Efendimizin bu vasfını şöyle beyan buyuruyor meâlen:“Ey Habîbim! Nerdeyse sen, bu söze (Kur’ân’a) inanmayanların ardından üzülerek kendini helâk edeceksin.” (Sûre-i Kehf, 6)

 

28/12/2006 ·

 

 

                                          HANİ 
HANİ BİR ZAMANLAR KOLLARINI BOYNUMA DOLARDIN
BENİ BİRAN GÖRMEZSEN HEMEN AĞLARDIN
BEN OLMADIĞIMDA TESELLİYİ RESİMLERİMDE ARARDIN
HANİ. HANİ BİTANEM O ÖLÜMSÜZ AŞKIN

 

HANİ HERŞEY YALAN AŞKIMIZ GERÇEKTİ
BU ÖZLEM BU HASRET BİRGÜN BİTECEKTİ
ELELE , GÖZGÖZEYKEN ACILAR TÜKENECEKTİ
HANİ. HANİ BİTANEM O ÖLÜMSÜZ AŞKIN

.

HANİ GÖZLERİN BENDEN BAŞKASINI TANIMAYACAKTI
ELLERİN BAŞKA ELLERİ TUTMAYACAKTI
KALBİNDEKİ BU SEVDA BİR ÖMÜR SOLMAYACAKTI
HANİ. HANİ BİTANEM O ÖLÜMSÜZ AŞKIN....

27/12/2006 ·

 

SONUNDA DEMEK GİDİYORSUN

Sonun da demek gidiyorsun…
Dinlemekten yorulduğum tüm gerçeklerimi yüzüme vurararak yok oluyorsun hayatımdan
Bilmem ki ne yazılır gidişine hangi sevda türküsü söylenir arkandan
Sevda yüklü günler ayrılığı nasıl kabullenir de yoldaş olur geleceğime
Kalbim hâlâ nasıl senin için çarpar gittiğini bile bile

Yüreğimi bıraktım sana gittiğin yollar da o da geliyor ardında…
Boğazıma yıldızlar dökülüyor gökyüzünden
Gidişinin en yalan gerçeği soru işaretleriyle

tutuşturuluyor boğazıma bir bıçak gibi

Hüzün perdeleri yüzüme açılıyor şimdi.

Kırık bir dal oluyor bedenim.
Sen gidiyorsun…
Geride ne kalıyor ki?
Sen, beni kendinden saymıyor musun?
Rıhtımıma yine acıları mı demirliyorsun?
Sevda yüklü gemiler bırakıyorsun?
Ama Gidiyorsun…

Sahte düşler bırakıyorsun bana
Gitmeyeceğine o kadar inanmıştım ki oysa. Şimdi ikna edemiyorum kendimi. Sessizlikle boğuşacağım günleri geveliyorum ağzımda. Aramızdaki o bilindik uygulamalı uzak yerini
geçip gidişine bırakıyor. Ki şimdi aramızda uzak denebilecek kadar yakın bir sınır yok. Kararsızlık içinde ki bu sevgide hep ödün veren ben oldum. Sana sadece sahtekâr sözcükler kaldı sarf etmen gereken. Bana anlamsız bir bekleyiş…

Hayata hediye ediyorum istifa dilekçemi. Yüzüme yüklediğin gidişinin tüm kıvılcımları dönüşünü bekleyerek uyanıklığa tutuşturuyor kendini. Mutluluk yüzüme inemeden kirpiklerimde aslı kalıyor.

Gidiyorsun
Gelmeyeceğini sen de biliyorsun…
Giderken olsun yalanlarınla büyütme yüreğimi ne olursun.

Gidiyorsun…
İğreti günleri kucaklamaya hazırlanıyorum.
Sende ihyasını aradığım yarınlarımı sende ihlal ediyorum…

Gidiyorsun…
canımı acıtıyorsun…
“Sen bu şehirde ne buluyorsun?” diyordun bana
Sen gidiyorsun ben İstanbul’u kaybediyorum…

İçimin karanlık kuyulardan ince keskin bir ses hıçkıra hıçkıra gitmeyeceksin diyor kalbim
Hâlâ “gitmeyecek” diyorsun

Sus yüreğim sus…
Artık çok geç…
Bunu sen de ben gibi çok iyi biliyorsun…

güzel bir ilahi

27/12/2006 ·

BENİM DOSTLARIM

« Önceki :: Sonraki »